Unuttuğun bir şeyler var, beni unutmuşsun. Kalbin çarpıyor, tam yüzümün ortasına. Burnumu sızlatıyor, hissetmiyor değilim. Ellerim üşüyor, çok soğumuşsun. Hava da soğuk, ama bir sen değil. Hiçbir şey bir sen’e bedel değil zaten. Zaten hiçbir şeyim de olmuyorsun sen. Gözlerini kaçırıyorsun, yakalayamıyorum. Gözlerim dalıyor yine uzaklara…
Söylesene, karların ortasına düşen cesedimden memnun musun?
Bir ben, ölmüş gibi durabilirim.
Saatlerce seni ayakta bekleyebilirim.
Seni otururken bekleyebilirim.
Seni uyurken bekleyebilirim.
Seni, sen bir başkasını severken bekleyebilirim.
Yani ben;
Seni bir ceset gibi bekleyebilirim.
Söylesene, bekleniyor olmaktan hoşnut musun?
Çok gürültülü susuyorsun, kulaklarım patlayacak.
Rica etsem müziğin sesini konuşturur musun?
Sensiz okuduğum kitaplardan da sen sorumlusun.
İnsanlar görüyorum, sana benziyor.
“Kimse ona benzeyemez.” diyorum sonra.
Seni insanlıktan da çıkarıyorum.
En hayvan halinle seni sonra,
Biraz daha kendime yakın hissediyorum.
Yanaklarındaki çilleri bana benzetiyorum.
Aslında ben;
Tek göz evde, seni dört gözle bekliyorum.
Söylesene sevgilim, ne zaman tanışacağız?
Mualla!
Bi’ sikime benzemiyorsun.
Gözlerin bok rengi,
Saçların da öyle.
Götün de kocaman olmuş be Mualla.
Göğüs desen o da yok.
Boy desen o daha da yok.
Mualla!
Geberiyorum ulan aşkından.
Anla.
Ellerim yazmaya kilitlendi. Kalbimde bir mayın tarlası. Kalbim dikenlerle bezendi, ve onu zorluyorum.
“Sırf o mutlu olsun diye, onun sevmediklerini sen de sevmiyor görünürsün; o, seni sevmeyenleri dahi sevmiştir çoktan.”
Ben hiç sevilmeyen o kadın.
Hiç karşılaşmamış olmayı dilediğimiz insanlar, canımızı en çok acıtanlar. En değerliler, ama en değersiz olmayı hak edenler. Bir zaman, dünyamızın merkezine oturanlar, ve çekip gittikleri yerde, izi hiç geçmeyecek oyuklar bırakanlar. Ya da bizi gitmeye zorlayan, esas terk edenler.
Kalbim! Paramparça. Kim bilir hangi parçasını kimlerde unuttum? Ama sen! Ellerime bir bak! Ellerinden kaymışlar. Onu, üç beş kuruşluk menfaatlerin uğruna, satmışsın bir bilinmeze. Ne sevilmeyi hak etmişsin, ne de sevmeyi hem de.
Ben; uçurumun kenarında el sallıyorken, görmedin. Üzülen sen miydin? Ağlayan, yalvaran, küçük bir oğlan çocuğu gibi eteklerime sarılan? Yoksa, hayal kırıklıkları sözcüklerini susturmuş bir kalbin boşluğunda, çaresizce çırpınan, elleri titreyen, dudakları seni sevdiğini söylemeye mühürlü, ruhu yaralı bir kadın vardı da karşında, sen mi göremedin? Bilemiyorum. Bir anne şefkatiyle, seni kaç kez düştüğün yerden kaldırmıştım oysa.
Sana geri dönmeyeceğime söz veriyorum.
Önümde boylu boyunca uzanmış bir çınar… Onu bir çocuk kesmiş. Kalbi henüz bir kar tanesi. Sevmeyi de becerememiş, işkence etmeden öldürmeyi de. Sonunda kar tanesi hırslarına yenilmiş, erimiş. Ve benim küçücük, içinde sevgileri kocaman olan kalbim, bunca riyakârlığa direnememiş.
Oysa ben bir çınarın gövdesi değil, yaprakları olabildim ancak. Rüzgâr onu dalından koparana kadar, kendini çınar zanneden küçük bir yaprak.
Ve en önce yapraklar ağlar ama, yaprakları kimse umursamaz.
Şimdi seni, kalbimin en derininden söküp atmak yerine, kocaman, gri bir ev inşa edip, maziyi de zeminine gömüyorum. Bir gün büyüdüğünde, ellerinden tutup seni götürürsem o eve; ‘maziyi, istesek de bulamayalım’ diye. Çünkü mazi, beni tekrar tekrar senden koparacak kadar bedbaht.
Dilerim bu hayattan, sana bir şey olmasın.
Ve hatta;
Sana yazıklar bile olmasın çocuk.
Söylediği her söze inandığım çocuğu elimden aldılar, ellerim oyuncağını yitirdi. Kelimeler dudaklarımı yitirdi. Kelimeler kovaladı, cümleler ağladı, ben kaçtım. Telefonumdan numaralar silindi.
Ellerim üşüdü, ellerim ellerine üşüdü… Ellerim boşlukta kaldı, ben üşüdüm.
Bir çocuk; yetim değil, kimsesiz değil. Çok kimseli, hiç kimselilerden.
Bir çocuk; baş ağrılarımın, mide kramplarımın ve ölen kelebeklerimin sebebi.
Geceleri uyutmayan, sızdığımda uyandıran, kalbimin attığına işaret eden.
Bir çocuk; çirkin, hırçın ve bencil. Kimseyi kendinden çok sevemeyen.
Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uçurumdan, beni aşağı iten.
Bir çocuk sevmek, büyümek demekti; istemeden.
Hiç görmediğim, kokusunu bilmediğim, dokunmadığım, bir çocuk sevdim. Düşüncesiz, umursamaz, hoyrat. O ağlıyorum dese, hayrete düşerdim. Oysa çocuktu bu, ağlardı elbet.
Sevdiğim herkesin bir şeyi oldum, onunsa birçok şeyi olmuştum. Lakin biraz yaklaşsam, elma şekerimi aldı elimden. İçimdeki çocuğu da ağlattı durdu. İçimdeki çocuk ölecek gibi olunca, kaçtık birlikte el ele tutuşup. Tuttum ellerinden, sakladım onu.
Bir çocuk sevmek, ölmek mi demekti?
Tutsaydı içimdeki çocuğun ellerinden, o da çimlerde gezinseydi.
Balon alsaydı ona, balonlar terk etmezdi.
Sıkı sıkı tutarlardı hayallerimizden.
Gitmiyordu, “git” diyordu.
Kal dedikten sonra, itekliyordu.
Bilmiyordu; gitmek, bırakmaktı bir parçayı geride.
Üstelik kimse de gidenlerin acısından bahsetmiyordu.
Anne insanlar çok şey.
Ama ne olduklarını söylemeyeceğim.
Anne insanlar çok şey.
Ne olduğundan da kime ne?
Anne insanlar çok şey.
Şey’lerle geçiyor ömrüm.
Adını koyamadıklarım aslında çok şey.
Çok şey istemiyorum ki ben halbuki.
Ya da çok şey mi istiyorum bilemiyorum.
Ama insanlar aslında sahiden çok şey.
Anne sen de çok şeysin,
Bil istiyorum bunu.
Sen dünyalara bedelsin,
Dünya para etmiyor.
Bu yüzden;
Bırak dünyalar da bir tarafta dursun.
Çok şey’ler olarak kal sen de anne.
Anne insanlar diyorum.
Adını koyamıyorum.
İnsanlar anne, insanlar…
Ne zamandır insanlar?
Benim mi gözlerim kör, bir ben mi görmüyorum?
Anne insanları bırak da,
Akşam yemekte ne var?